Çoğumuz geçmişe dair nostaljik özlemlerde bulunuruz. Ayrıldığımız okul, biten bir ilişki, atlanılan bir "çağ", kaybedilen bir aile bireyi... Peki bunun sebebi veya sebepleri tam olarak ne? Geçmişe karşı özlem duymak “zararlı” bir eylem mi? Bu olayın birkaç boyutu var:

1. Biten ilişkiye dair özlemde bulunma

 Bu konu hakkında çeşitli teoriler olsa da en kabul göreni kendimizi koruma adına geçmişimizle ilgili sürekli bir "benlik olumlaması" içinde olduğumuz. Yani hiçbir zaman biten bir ilişkide yaşadığımız kötü olaylara odaklanmıyoruz. O kötü anılar aklımıza gelmiyor veya anılar sanki hiç yaşanmamış gibi reddediyoruz. Beynimiz bizi sadece yaşadığımız güzel anılara yönlendirdiği için de her şeyi tamamıyla mükemmelmiş gibi hatırlıyoruz. Ve burada başka önemli bir nokta ise: O kişiyi özlemiyoruz, olabileceği kişi profilini özlüyoruz.

2. "Ah, bizim zamanımızda İstiklal böyle miydi azizim?"

 İnsanlık olarak bulunduğumuz statükoyu veya daha popüler tabirle "konfor alanını" koruma eğilimindeyiz. Özellikle çocukluk ve ergenlik sürecinde bulunduğumuz ortamı kafamızda "hah bu iyi" olarak kodluyoruz. Birçoğumuzun net olarak hatırlayamamasına rağmen çocukluğunu özlemesi bundan kaynaklanıyor: geçmişe yönelik zihinsel kodlamalarımız. Yaşça daha büyük insanların geçmişe duyduğu özlem ise değişimi kabul etmek istememeleri veyahut sevdiği insanları kaybetmenin vermiş olduğu acı.

3. “Shakespeare’in zamanında yaşamak vardı şimdi.”

 Bazen hiç görmediğimiz bir zamanı bile özleriz. Geçmişte yaşamış bir hükümdarın veya yazarın zamanında yaşamayı dileriz. Eğer o zamanda yaşasaydık daha mutlu olacağımızı ve daha keyifli bir hayat süreceğimizi düşünürüz. Bu düşüncenin temelinde ise yaşadığımız ana dair sorunlarımız ve şikayetlerimiz yatıyor. Geçmişi “idealize” ederek ve başka bir dönemin sosyokültürel öğelerine sığınarak kendimize alternatif bir mutluluk çağı oluşturuyoruz. Günümüzde artan ve artık neredeyse her alanda kendini gösteren vintage trendi ise bunun en güzel örneklerinden.

  Woody Allen’ın 2011 yılında yazıp yönettiği “Midnight in Paris” filmi de tam bu konuya değiniyor: Geçmişe duyulan özlem ve bulunulan anın reddedilmesi.

Nostalji hissi bir inkardır -anın ızdırabından kaçış-. Bu inkârı bir altın çağ hayali; başka bir çağın mevcut zaman diliminden daha iyi olduğu yanılsaması diye isimlendirebiliriz. Modern hayatın zorluklarıyla başa çıkamayan bireyin hayal gücünün romantize ederek yarattığı bir yanılsama.”

  Peki ya siz? Siz de geçmişe özlem duyanlardan mısınız? Yoksa günümüzün başka bir trendi olan “Mindfulness” ile yaşadığınız ana mı odaklanıyorsunuz?